Bacıyan-ı Rum (Anadolu Kadınlar Teşkilatı)
13. Yüzyıl Anadolu’sunda Ahilik Teşkilatının kadın örgütü olarak kurulan Bacıyan- Rum, tarihte ilk defa kültürel, askeri, ticari, siyasi örgütlenmesidir.
Kavramlar durumları görünür kılar. Bir durumu tarihin belirli bir döneminde ya da dönemlerinde süre gelmişse de yıllar sonra o durumu niteleyen kavram ortaya çıktığında tarih yanılgısına (anakronizme) dönüşmemek kaydıyla kavramlar durumlara genellenebilir. Bu açıdan Anadolu’nun toplumcu düşünce ve eylem dünyası bugün yaşadığımız birçok duruma tarihin çok erken devirlerinde ev sahipliği yapmıştır. Bunlardan birisi de hiç şüphesiz kadın mücadelesidir.
13. Yüzyıl Anadolu’sunda Ahilik Teşkilatının kadın örgütü olarak kurulan Anadolu Kadınlar Örgütü namı diğer Bacıyan-ı Rum, tarihteki ilk sosyal, kültürel, askeri, ticari ve siyasi kadın örgütlenmesidir. Fatma acı/Kadıncık Ana/Hatun Ana tarafından temelleri atılan Bacıyan-ı Rum, Selçuklular ve Osmanlı’nın kuruluşunda önemli roller üstlenmiştir.
Dünyada henüz Feminist Kadın Hareketleri ve kadın hürriyet mücadelesi ortaya çıkmamışken Anadolu’da kadınlar, devlet idaresi, ticaret, savaş ve sosyal alanlarda çalışarak önemli örgütlenmeler yapmışlardı. Anadolu’da “Erkek Öldürenler” diye tanımlanan İskit’li savaşçı Amazon Kadınlardan, Kadın Alplere ve Bacıyan-ı Rum’a kadar birçok hareket ve örgüt Anadolu’dan kadın mücadelesinin ne kadar eskiye dayandığını gözle önüne sermektedir. Dönemin Avrupa’sı ve İslam coğrafyasında kadının durumu düşünüldüğünde, Anadolu’daki kadın örgütlenmelerinin, ilerici ve inkılapçı bir denkleme denk düşen pozisyona sahip olduklarını kavramak gerekir.
Ahilik Örgütü, Bacıyan-ı Rum ve Fatma Bacı Horasan’dan Anadolu’ya göç eden göçebe Türkmen zümrelerin, yerleşik hayata geçmesiyle beraber, sosyal ve ekonomik zorlukların bir sonucu olarak Bâtıni ve Bektaşi ideoloji ile Fütüvvet ilkeleri temelinde çeşitli sanat kollarına bağlı insanların kurmuş olduğu Ahilik Teşkilatı, Anadolu’da ekonomik, askeri, sosyal ve siyasi çalışmalarda bulunan bir organizasyondur. Kurucusu Hacı Bektaş-ı Veli’nin yakın arkadaşı olan Ahi Evran (Türk Halk Kültüründeki Nasrettin Hoca) olan Ahilik, Sultan Alaattin Keykubat devrinde önce Kayseri, Konya ve Kırşehir’in ardından da tüm Anadolu’da kooperatifler şeklinde örgütlenmiş, kadın erkek tük kesimlerin sosyal hayata katılmasıyla Moğol istilalarına karşı direnişte önemli roller üstlenmiştir.
Ahilik örgütünün kadın kolu olarak Ahi Evren’in eşi ve Hacı Bektaş Veli’nin nefes avladı olan Fatma Bacı tarafından temelleri atılan Bacıyan-ı Rum ise tarihi kaynaklarda ilk defa Baba İlyas’ın torunu olan Tarihçi Âşık Paşa zadenin Tevarih-i Ali Osman adlı eserinde söz edilmektedir. İlgili kaynakta Anadolu Selçukluları devrinde Türkmenler arasındaki sosyal örgütlenmelerden ve Osmanlı’nın kuruluşundaki göçebe Türken unsurların etkisinden bahsederken Bacıyan-ı Rum örgütünde de hatırlanır.
“Ayrılık can paresidir,
Sıla gurbet çaresidir,
Ahi Evran töresidir.
Yarenlere yar meydanı.”
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
“… Rum’a (Anadolu) gelen dört grup insan vardır.
Gaziyan-ı Rum (Anadolu Gazileri),
Abdalan-ı Rum (Anadolu Abdalları)
Ahiyan-ı Rum (Anadolu Ahileri)
Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları)
Hacı Bektaş Sultan bunların içinde Bacıyan-ı Rum’u tercih etti ki o da Hatun Ana’dır. Onu evlatlık kız edindi, keşiflerini ve kerametlerini ona gösterdi ve ona teslim etti.
İlk olarak Kayseri’de Örgücüler (Külahdüzar) Çarşısında kurulup tüm Anadolu’ya yayılan Bacıyan-ı Rum örgütü,
Kadınların çeşitli sanat dallarında yetiştirilip iş sahibi olmasını,
Kurulan sanayi sitelerinde aktif olarak iş hayatına katılmasına ve ürettikleri malları dükkânlarda satmalarına,
Kadınların eğitim ve öğretim çalışmalarına katılmalarına,
Ataerkil ve erkek egemenliğine karşı silahlı milis güçler kurulmasına,
Moğol ve haçlı saldırılarına karşı şehrin savunmasına kadar birçok yönde kadın örgütlülüğü sağlamıştır.
Bacıyan-ı Rum Örgütü üyeleri siyaseten aldıkları pozisyon, dini inançları, hayat tarzları ve kadın olmalarından dolayı Ortodoks resmi tarih yazıcılarının karalamalarına maruz kalmışlardır. Ortodoks Sünni anlayışın dışında bâtıni/heterodoks ve sen kritik inanca bağlı olan bu göçebe Türkmen kadınlar saray tarihçileri tarafından Dinsiz Türkmenler (Etrak-ı bi- din, Harici Babailer (Babaiyan-ı Harici), Rafıziler, her şeyi mubah gören zındık ve mülhidler şeklinde birçok suçlamaya maruz bırakmışlardır. Bacıyan-ı Rum örgütü aynı zamanda kadın ve erkek eşitliğinin bir nişanesi olarak kadın ve erkekli cemler ve semahlar yapmış, erkeklerle birlikte eşit bir şekilde toplantılara katılmışlardır. Tüm bunlarla beraber Moğol saldırıları karşısında ülkelerini savunmalarından dolayı binlercesi katledilmiş, tutuklanmış, mallarına el konulmuş ve sürgün edilmişlerdir. Mallarına el konulan Bacıyan-ı Rum üyelerinin malları Mevlevilere verilmiştir. O devirde Mevlana ve Mevleviler Moğol yanlısı tutum almaktadır. Mevlana Ahilerin mallarının kendilerine verilmesi için sultanlara bizzat mektuplar yazmıştır.
Âşık paşazadenin Hatun Ana diye söz ettiği Fatma Bacı namı diğer Kadıncık Ana aynı zamanda dönemin en önemli bilginlerinden Hamid El Kir Mani’nin kızıdır. Hamid El Kir Mani de Ahi Evran’ın kayınpederi ve hocasıdır. 1213 yıllarında doğan Fatma Bacı, Moğolların Kösedağ başarısından sonra savunmaya geçen Kayseri kuşatması sırasında Bacıyan-ı Rum üyesi birçok kadınla beraber esir düşmüş, yaklaşık 14 yık esir hayatı yaşamıştır.
Esaretten kurtulduktan sonra 1260 yıllarında Kırşehir’e kocası Ahi Evran’ın yanına gelen Fatma Bacı, 1261e kadar burada kalmıştır. Bu devir Moğol yanlısı Rükneddin Kılıç Aslan’ın tahta oturtulması ve İzzetin Keykavus’un Anadolu’yu terk etmesi üzerine Moğollar tarafından Anadolu’nun uç bölgelerine sürgün edilen Türkmenler ve Ahiler, bu durumu kabul etmeyerek direnişe geçmişlerdir. Kırşehir, Ankara, Aksaray, karaman, Çankırı uç bölgelerde başlayan Türkmen direnişi bastırılmış ve Ahi Evran dâhil olmak üzere birçok Türkmen katledilerek Ahilik ve Bacıyan-ı Rum örgütü dağıtılmıştır. (1261)
Direnişin bastırılmasından sonra önce Ereğli daha sonra da Sulucahöyük’e giden Fatma Bacı, burada Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına giderek onun nefes evladı olmuştur. Velayetnamede aktarıldığına göre Hacı Bektaş Veli Horasan’dan Anadolu’ya geldiğinde Fatma Bacı’nın babası Kir Mani’nin dergâhında bir süre kalması da muhtemeldir. Hacı Bektaş Veli’nin tüm yol öğretisini ve ilmini Fatma Bacı’ya aktarmış ve kendisinden sonra Fatma Bacı postşinliğe geçmiştir. Bu bağlamıyla Fatma Bacı’nın Kızılbaş Alevi toplumlar nezdinde önemli yeri vardır. Fatma Bacı’nın bu öğretisi Abdal Musa aracılığıyla tüm Anadolu’ya yayılmış ve Kızılbaş Alevi topluluklarda yaşatılmaya devam etmiştir.
“… Bazı zaviye ve müessislerin (63,74,32,81) numaralı kayıtlarda gördüğümüz kız Bacı, Ahi Ana, Sakari Hatun, Hacı Fatma Zaviyeleri gibi bazı zaviye şeyhlerinin de aynı şekilde kadınlar olması dikkat çekicidir. Bununla beraber bu sırada Anadolu’da kadın tekke şeyhleri görmek bizi hayrete düşürmemelidir. Yukarıda söz edildiği gibi Âşık Paşazade bu kadın dervişlerden Bacıyan-ı Rum adı ile söz eder. Hacı Bektaş’ın Rum Ahileri, Rum Abdalları ve Rum Gazileri gibi gruplar içinde Bacıyan-ı Rum’u ihtiyar edip, Kadıncık Ana (Fatma) adında bir kadına bütün kerametini göstermesi ve yolu ona bırakması da bu bakından anlamlıdır.”
Genel hatlarıyla sözünü etmeye çalıştığımız Bacıyan-ı Rum Örgütü, tespit edildiği kadarıyla tarihte bilinen en eski kadın örgütüdür. Kadınların işgücüne kendi başlarına katılması, erkek egemen düzene karşı örgütlenmesi ve kadın dayanışması bağlamıyla kendi devri içerisinde bir ilki gerçekleştirmiştir. Bugüne kadar çeşitli sebeplerden dolayı üzerinde yeterli çalışma yapılmamış bu kadın örgütü, Anadolu topraklarında kadın inkılabının en önemli mahalli dinamiklerinden biri olarak, günümüzdeki kadın hareketleri tarafından refere edilmeyi ve araştırılmayı fazlasıyla hak etmektedir. Bu durum aynı zamanda erkek egemen şoven milliyetçi kesimlerin inkılapçı hakların yarattığı bu gelişmeci değerleri kendi gelenekleri gibi kabul edip asimile etmesine karşı da bir set olacaktır.
Kadın cinayetleri nasıl politikse, tarihten günümüze kadar yaratılan kadın mücadeleleri de bu bağlamıyla siyasidir. Siyasi olarak denk düştüğü yer ise egemenlerin değil, ezilenlerin safı ve ideolojisidir. İstanbul Sözleşmesinin feshi sırasında bazı şovenist kesimler Bacıyan-ı Rum Örgütünü sık olarak refere ettiler. Oysa bazılarına ve fetvacılarına göre bu sözleşme, “Batıl, zındık ve sapkındı.”
Ne acıdır ki bir zamanlar kadın mücadelesinin ilk örneklerinin sergilendiği Anadolu, bugün kadın cinayetlerinde başı çekmektedir.
Emre Ergül
Kaynak:
Mikail Bayram Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum Çizgi Kitabevi Konya 2016
Abdülbaki Gölpınarlı Velayetname Menakıb-ı Hünkâr hacı Bektaş Veli İnkılap Kitabevi İstanbul 1990
Ömer Lütfi Berkan Kolonizatör Türk Dervişleri Hamle Yayınları İstanbul
Necdet Türk Âşık Paşazade Tarihi Bilge Kültür Sanat 2013
Sevgi Erol Işık Ahilik Teşkilatı Ekin Kitabevi yayınları Bursa 2017[1]
Osmanlı devrinde toplumu meydana getiren ailenin en önemli unsuru kadındır. Osmanlı devletinin kuruluş devrinde kadınlar sosyal hayatın içinde erkekler ile birlikte daha etkili olmuşlardır. Kadının ailedeki en önemli görevi annelik olmuştur. Konar-göçer ailelerde işlerin düzenleyicisi kadındır.
Anadolu Selçuklu Devleti zamanında kurulan Bacıyan-ı Rum bu devirde de görevine devam etmiş ve özellikler yerleşmede (iskân) görev almışlardır.
Ahi Evren’in eşi Fatma Bacı tarafından kurulan Ahiyan-ı Rum da görevine devam etmiştir. Bu teşkilatta görev alan kadınlar dokumacılık ve örücülük yanında özellikle uç bölgelerinde savaşlara da katılmışlardır. Ahi teşkilatlarında yer alanlar ayrıca tekke ve zaviyelerde misafirleri ağırlamanın yanında; zikir, sema ve sohbet meclislerine de katılmışlardır.
Ahilikteki erkeklere,
“Eline, beline, diline sahip ol” öğüdü verilmişse;
Bacıyan-ı Rum kadınlarına da,
“Aşına, eşine, işine sahip ol” öğüdü verilmiştir.
Böylece Anadolu coğrafyasında Türk aile yapısı temel alınarak sağlam bir cemiyet hayatı meydana getirilmiştir.[2]
Osmanlı döneminde hayat şekli dini uygulamalar ve toplumla ilgili baskılar belirlemiştir. Ferdin geri planda kaldığı hayat şekli kadının aile ve toplum içindeki yerini ortaya koymuştur.
Kadının toplum içindeki yerini belirleyen en önemli şey kadın erkek ayrımı olmuştur. Erkeğin dünyası kadının hayatını edilgen bir konumda yönlendirmiştir. Erkek dışarıda iken kadın sadece içerdedir. Kamu alanında erkek, özel ve gizli dünyada ise kadın var oluyordu. Bu şekilde iki cinsin tüm ilişkileri kontrol altına alınmış oluyordu.
Evlerde ve saraylarda harem ve selamlık vardı. Tesettür önemli bir belirleyiciydi. Kadın ev ortamında gösterişli ve şatafatlı bir şekilde giyinir, ev dışında ise vücut ölçülerini belli etmeyecek şekilde giyinirdi.
Evlerin yollara bakan pencerelerinde kafesler olurdu.[3]
Evlilik, Hukuk ve Eğitim
Eşler görücü usulüyle ve şahitler huzurunda nikâhları kıyılarak evlenirlerdi. Bazı bölgelerde erkek tarafı –günümüzde bazı bölgelerde hala uygulanan- gelin kızları hamamda yıkamak geleneğini uygularlardı. [4]
Kadınların eşlerinden ayrılmak, mal ve mülk sahibi olma hakları vardı. İslam hukukuna göre 4 kadınla evlenmeye izin olsa da tek eşle evlilik esastı. Kadınların da cariyeleri olurdu ve bunlar gençte olsa erkekler yan gözle bakamazlardır.[5]
Ailelerde Harem
Kadınlar haremde kan bağı olanlar dışında hiçbir erkekle görüşmezler ve dışarıya çok çıkmazlar çıksalar da peçelerini sıkı, sıkı örterler.
Evlilikler görücü usulü ile yapılır, evlenilen güne kadar görülmeyen damat adayları ailelerin büyükleri tarafından seçilirler.
Evin pencereleri kafesli olup dışarısı buradan seyredilirdi. Evde kadınların eş ve dostlarıyla birlikte yıkandıkları bir hamamcık bulunur.
Hanımların harem günlerinde taşıyıp getirdikleri gelenekler vardır. İstenmeyen tüyleri almak için ağda hazırlamak, güzel kahve pişirmek, fakirlere kurban eti dağıtmak, büyü yapmak, kem gözlerden korunmak için nazar boncuğu takmak vs.[6]
Osmanlı’da Kadın
Belirli istisnalar dışında hemen her dönemde kadın ile erkek sayısı birbirine yakın olmasına ve kadınla erkeğin, hayatın hemen her safhasını paylaşmalarına rağmen tarihi kaynaklarda kadınlardan hak ettikleri oranda bahsedilmemiştir. Bu sebeple tarihteki birçok kadının gerçek hayatı hakkında bilgi sahibi olunamadığı gibi, onların insanlık tarihine yaptıkları katkılar da genelde bilinmez olmuştur. Bu eksiklikler, zaman, zaman onlar hakkında yanlış ve eksik bilgilerin yayılmasına da sebep olmuştur. Haklarındaki gerçekler tam ve doğru olarak anlatılmadığı ve bilinmediği için onlar içte ve dışta genellikle batı toplamlarında eksik hatta çok yanlış tanıtılmıştır.
Eksik ve yanlış peşin hükümlere göre kadınlar, üretime hiç katkısı olmayan, aksine hazırdan yiyen, idare eden değil, idare edilen kişidir. Hiçbir konuda söz hakkı olmayan, hukuki statüsü olmayan, mal mülk sahibi dahi olamayan, sadece evde yemek pişirip, çocuk bakan, dışarıya çıkınca kocasından ö adım geride yürüyen kadınlar bir çeşit 2. 3. sınıf insan durumundadır. Kısacası batılı zihniyete göre geçmiş toplum hayatında “Kadının adı yoktur.” Peki, gerçek öyle midir acaba?
Osmanlı kadınının hukuki hakları ABD lileri şaşırtıyor! ABD li tarih araştırıcısı Ronald C. Jennings 1975 de Osmanlı şehirlerinin idarecileri olan kadıların idareleri sırasında tutmuş oldukları kayıtları incelemek üzere Kayseri’ye gelir. “Kayseri Kadı Sicilleri”nde rastlamış olduğu belgelere göre şehirdeki bütün kadınlar; mülk sahibi oluyorlar, onları satabiliyorlar, hatta ticaret yapabiliyorlardı. Kendilerinin veya yakınlarının kurmuş oldukları vakıflarda idareci olabiliyorlar, çok miktardaki paraları idare edebiliyorlardı. Buna benzer pek çok hak ve hürriyetleri yanında sahip oldukları bazı hukuki hak ve yetkileri de vardı. Bunların başında hukuki kişilikleri geliyordu. Buna göre bir kadın yanında kocası, babası veya ağabeyi, yani bir erkek akrabası olmadan mahkemeye gidip kendisine haksızlık eden kişiyi dava edebiliyor. Kadı karşısında yazılı sözlü ifade verip hakkını arayabiliyor, suçluyu mahkûm ettirebiliyordu. Ama isterse bu işi, kendisine vekil tayin ettiği birisi aracılığıyla yapabiliyordu. Ayrıca mahkemede şahitlik yapabiliyor, hatta bilinenin aksine kocasından boşanabilmek için davacı bile olabiliyordu. Üstelik bütün bu hak ve yetkiler Osmanlı hukuk sisteminin de bağlı olduğu İslam hukukuna dayanıyordu.
Jennigs karşılaştığı bu belgeleri hemen yazıya dökmüş ve kadınların sosyal, ekonomik, hukuki durumlarını ele aldığı 60 sayfalık makalesinde Anadolu’da kadının hiç de zannedildiği gibi toplum hayatının dışında olmadığını ortaya koymuştur. 1990 da yazdığı diğer bir makalede ise, bu defa incelemekte olduğu Trabzon da, kadınların kendi mal ve mülklerini vakıf yoluyla bağışlamak suretiyle hem sosyal hem de ekonomik hayata nasıl katıldıklarını ortaya koymuştur. Kadınların bilinenin dışındaki durumları, daha sonra batılı başka araştırmacılar tarafından da çeşitli makale ve kitaplarda belirtilmiş, bilgi şölenlerinde (sempozyum) dile getirilmiştir.
Osmanlı Sarayında Kadın ve Harem
Harem, Arapça haramdan gelir. Haram kanun dışı, korunan, ya da yasaklanmış demektir. Dini saflığı, temizliği hatırlatan bir kelimedir. Örnek Mekke-Medine çevresindeki kutsal topraklar Müslümanlar dışındakilere haramdır. Bu Kuran’da:
“TEVBE 28 - Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktirler. Artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız Allah sizi dilediğinde lütuf ve ihsanıyla zenginleştirecektir. Allah gerçekten âlimdir, hakîmdir” şeklinde anlatılır. Korunan bu bölge mikad sınırı ile belirlenmiştir. Müminler bu sınırda ihrama girerek kıbleleri olan Kâbe’yi ziyaret ederler, tavaf yaparlar. Bu sınırda gelen ziyaretçilerin kimlikleri kontrol edilir Mümin olmayanlar bu sınırdan içeriye alınmazlar.
Haram, kadının kendisi için de kullanılır ve mahrem şeklinde bir erkeğin eşini ifade ettiğinden manevi iffet ve saflığı belirtir. İslam inancında bu nikâhla gerçekleşir.
Batıda harem bir çeşit “Mutluluk Evi’ni anlatır. Burada efendinin ona ait olan cinsi beraberlik haklarını kullanmanın din ile pek ilgisi yoktur.
Harem aynı zamanda zengin konağında efendinin eşlerini ve hizmetkârlarını genellikle de hadım kölelerin gözetiminde tuttuğu bölümdür. Burada kadın hayatını idare eden o tek erkek ve yakın erkek akrabaları dışında bütün erkeklerden saklı tutulduğu ayrılıp kapatıldığı bir yerdir.
Gündelik hayatta ise harem denilince, ailedeki kadınların, çocukların, dul kalmış kadın akrabaların ve kadın hizmetkârların bir arada dışa kapalı olarak yaşadıkları özel bölüm akla gelir. Kadın tutkuyu, erkek mantığı simgeler.[7]
Harem, Ortaçağdan 20. Yüzyıl başlarına kadar devam etmiş geleneksel bir kurumdur. Dışarıdan çok az kilinin girebildiği bu kapalı dünya, esrarlı atmosferiyle pek çoklarının düş gücünü kışkırtmış. Günümüze kadar “Harem fantezileri” üretilmesine kaynaklık etmiştir.
Batılı düş gücünün gizemli ve erotik bir fanteziye çevirdiği harem kavramını fantezi olmaktan çıkarılmalıdır. Kadın tarihinin bu pek mahrem dünyasını, gerek harem kadınlarının gerçek hayatları ile gerekse de batılı ressamların ve yazarların soluk kesici ama iç gıcıklayıcı tasvirleriyle yan yana sergileyerek bir fanteziye ulaşılmalı.
Osmanlı Sultanları 1540tan 1900lere kadar Topkapı’daki haremde yaşamışlardır. Burada yaygın olarak akla gelen cinsellikten daha çok şeyler gizlidir. Burada kadınlar kozasına rastlanır.
Osmanlı’da savaş ve fetihler geniş bir şekilde ele alınıp yazıldığı halde kadın ve haremle ilgili bilgiler genelde tablolar, gezi kitapları, fotoğraflar, batılı yazar ve diplomatların romantik ve fantezilerle ele aldıkları uydurma tasvirler, haremden dışarıya sızdırılan, şiir ve mektuplar vs den elde edilir.
Harem ve çok eşlilik sadece Türkiye’ye ait bit gelenek değildi. Haremler Asya’nın değişik bölgelerinde örnek Hindistan’da purdah (perde), İran’da Enderun ya da zenane gibi değişik adlarla tarih boyunca var olmuş. Çin’de Pekin’in iç kesimlerindeki Yasak Şehirde de kadınlar kapanmış, korunmaları ve kontrol altında tutulmaları için iç hadımlar kullanılmıştı.
M.Ö. 6. Yüzyılda Banaras Kralı Tamba’nın 16.000 kadından meydana gelen bir haremi varmış. 15. Yüzyılda Malva Sultanı Gıyasettin Halaci 15.000 kadını kapsayan kalabalık haremi için surlarla çevrili ayrı bir şehirde “Gemi Saray” Cahaz Mahal’i yaptırmış.
Moğol lideri Kubilay Han’ın 4 imparatoriçesi ve yaklaşık 7.000 cariyesi olduğu söyleniyor. Her iki yılda birkaç yüz binine yol veriyor, yerine tazelerini alıyor.
Hint imparatoru Cihangir’in de Burası imparatorluk 6.000 kadından meydana gelen bir haremi varmış. Ayrıca iştahı kendi cinsine meyleder diye her zaman 1.000 erkek bekletilirmiş.
Ancak en gelişmiş ve en kapsamlı harem bütün haremlere örnek olan Topkapı Sarayındaki imiş.
Burada binlerce kadın birbirlerinden başka hiç kimseyi tanımadan yaşayıp ölmüş.[8]
Topkapı Sarayı Haremi
Haremin Bölümleri
Arabacılar Kapısı, Valide Sultan Koridoru
Adalet Kapısı Valide Sultan Dairesi
Kule Kapısı Nöbet Yeri Valide Sultan Odası
Meşkhane Valide Sultan Namaz Odası
Baltacılar Ocağı Hamam Koridoru
Sultanın Binek Taşı Valide Hamamları
Haremağaları Mescidi Hünkâr Hamamları
Haremağaları Taşlığı 1. Abdülhamit’in Yatak Odası
Haremağaları Koğuşu 3. Selim’in Has Odasına Giden Merdivenler
Haremağaları Tuvaleti 3. Selim’in Has Odası
Şehzade Mektebi 3. Osman Köşküne Giden Koridor
Cümle Kapısı 3. Osman Taşlığı ve Köşkü
Haremağaları 2. Nöbet yeri Has Oda
Aşhane Yolu Kadın Efendiler Koridoru
Meyyit Kapısı* 1. Kadın Efendi Dairesi
Cariyeler Taşlığı** 2. Kadın Efendi Dairesi
Mutfak 3. Murat Has Odası
Kiler 3. Murat Köşkü
Çamaşırhane 1. Ahmet Kütüphanesi
Harem Hastanesi 3. Ahmet’in Yemiş Odası
Cariyeler Avlusu Cariyeler Taşlığı**
Ebe ve Hizmetliler Koğuşu Haseki Sultan Dairesi
Meyyit Kapısı* Mabeyin Taşlığı
Valide Taşlığı Şimşirlik[9]
Osmanlılar dâhil Türk boyları Bizans’ın fethine kadar çok eşliydi. Fatih İstanbul’u fethettikten sonra onu daha öncekinden daha muhteşem yapmaya kararlıydı. Annesi valide sultandan evini, Konstantin’inin dul kalan eşi imparatoriçe Elen’in “Gynaecea”sına (kadınlar Diresine) benzer şekilde düzenlemesini istedi. Burası imparatorluk sarayının gözden uzak bir köşesinde bir iç avlunun ardında yer alırdı. Kadınlar burada görev gruplarına bölünmüş olarak ayrı bir hayat yaşarlardı. Fatih de padişah ailesinin yaşadığı bölümleri ayırmak, saray okulu açmak, köle hizmetkârlar kullanmak gibi Bizans uygulamalarını benimsedi. İslamiyet belirli şartlarla çok evliliğe izin veriyordu. Bu Bizans gelenekleriyle birleştirilerek harem ortaya çıktı.
İlk Osmanlı sultanları Anadolu beyleri ve Bizans imparatorluk ailesinin kızlarıyla evlenmişlerdi. İstanbul’un fethinden sonra cariyelerle evlenmek bir gelenek oldu. Haremin hanımları, orada doğanlar hariç, Asya’dan, Afrika’dan, hatta kimi zaman Avrupa’nın dört bir yanından gelen kadınlardı.
Efsaneye göre Marmara Denizi-Haliç arasındaki muhteşem Sarayburnu, delf kâhinleri tarafından yeni bir koloni için ideal yerleşim yeri olarak gösterilmiş ve eski Bizans Akropolü olmuştu. Fatih, fetihten sonra aynı kutsal noktada batıda Yeni Saray (Saray-ı Cedit) ya da Babıali (Sublime Porte) adı ile bilinen Topkapı sarayını yaptırdı.
Sir William (Oriental) Jones, 1772de yazdığı “Servet Sarayı” adlı şiirinde:
“Akan yeşim dalgalandı, dolambaçlı lülelerle
Cilalı akik döşeli kaygan yatağında;
Ve buzdan bir kaya üstünde yükseldi sihirle
Göğe doğru, ışıl, ışıl ihtişamlı bir saray orta yerde” der.
Devlet gücünün merkezi olan sarayda, padişahın şahsi hizmetinde ve idari işlerde görev yapan binlerce kişi yaşıyordu. En mahrem bölüm, sarayın diğer bölümlerinden özenle ayrılmış olan padişah haremiydi. Bu haremin hikâyesi 1541 de Hürrem Sultan (Rokslan) ile başladı ve 1909a kadar devam etti. Devamlı değişim halindeki kadın ailesi dört yüz yıl boyunca burada yaşadı, sevdi ve öldü. Burası haremlerin en kusursuz örneği, kadını soyutlama sisteminin en ünlü simgesiydi.
Harem, padişahın özel dairesi olan mabeyin ile kızlar ağasının dairesi arasında yer alırdı. Valide Sultan’ın avlusu etrafında dizilmiş dört yüz kadar oda, diğer kadınların daireleri ve yatakhaneleri olarak kullanılıyordu.
Haremi dış dünyaya bağlayan Araba Kapısı ve kuşhane Kapısı içerden haremağaları dışarıdan da saray muhafızı niteliğindeki baltacılar (teverdaran) tarafından korunurdu. Araba Kapısı haremin esas giriş kapısıdır. Dışarı ile bütün bağlantılar, şafakla açılıp ve hava kararınca kapanan bu kapıdan sağlanırdı.
Haremağalarının yaşadığı bölüm avluya açılırdı. Sağdan Altın Yola, ortadan Valide Sultan Dairesine, soldan odalıkların dairelerine gidilirdi. Dairelerin lüksü orada yaşayanların itibarı ile bağlantılıydı. Elbette en muhteşem bölüm padişahın yaşadığı yerdi. Üst seviyedeki hatunlar özel dairelerde otururken, yeni cariyeler ve haremağaları yatakhanelerde kalırlardı.
Çoğu zaman bini aşkın olan harem nüfusu 15.-16. Yüzyıllarda birkaç yüze kadar düştü. Bunun sebebi devletin çeşitli bölgelerine tayin edilen şehzadelerin saraydan ayrılırken kendi haremlerini yanlarında götürmeleriydi. Ne var ki 17. Yüzyıldan itibaren miras kanunlarında –Osmanlı ailesinin en yaşlı erkeğinin tahta çıkması- yapılan reformlar, şehzadelerin kendi kadınları ile “Altın kafeste esaret anlamına- gelse de sarayda yaşamalarına imkân sağladı ve toplam harem nüfusu iki bine kadar yükseldi. Ama burada karşımıza iki durum ortaya çıkıyor. Kaynaklar bize Altın kafesin haremlerindeki kadınların doğurmamaları için kısırlaştırıldıklarını da söylüyor.
Devlet yükselişin doruğa çıktığında çok genişlemiş Kafkas Dağlarından İran körfezine Tuna’dan Nil’e kadar büyük bir alana yayılmıştı. Topkapı ve haremin tarihi devletin azalıp çoğalan servetinin de göstergesi olmuştur. Kabarık saray masrafları, kadınlar arasındaki insafsız rekabet, siyasi gündemi etkileyen entrikalar ve tabii en önemlisi de çeşitli milletlere mensup bu kadınların eşsiz güzelliği, bütün dünyanın büyük ilgisini çekiyordu. Ancak hiçbir yabancı o duvarın ötesine izin verilmiyordu. Yabancı büyükelçilikler, seyyahlar, ressamlar ve yazarlar bir zamanlar içeride yaşamış kadın hizmetkârlardan ya da bohçacılardan duyduklarını her fırsatta aktarmışlar. Ancak bu hikâyeler genelde yakıştırma bir egzotizm bulamacıydı. Günümüzde bile ulaşılabilen kaynakların varlığına rağmen bu hikâyeleri doğrulamak çok zordur. [10]
Harem Duvarları
“Özel hayatlarımızın üzerine duvar çekilmelidir” sözü Osmanlıların bu konudaki tutumunu gayet iyi açıklar.
Haremler gerçekten de kadınları duvarların arkasına hapsediyordu. Tarihçi Dursun Bey:
“Eğer güneş –şems- dişi olmasaydı, o bile hareme giremezdi” der. Nitekim 4. Mehmet’in gözdesi Gülbeyaz 17. Yüzyılda:
“Güneş hiç ziyaretimize gelmiyor, cildim tıpkıpı fildişi renginde” der.
Dış dünyada yakınlıklar kurmak nerdeyse imkânsızdı. Bu sebeple gündelik harem hayatıyla ilgili şahsi ve birinci elden anlatmalar çok azdır. Haremde nasıl bir hayatın olduğu ve devam ettiğini anlayabilmek için, çeşitli kaynaklardan derlenmiş parçalar –pazıl gibi- bir araya getirilir. Böylece aldatıcı da olsa resim yavaş yavaş tamamlanır.
Kaçırılarak ya da esir pazarından satın alınarak Müslüman olması sağlanan harem kadınlarının kaçı bu kaderi alınyazısı olarak benimsemiştir? Hanım Sultanların kaleme aldığı bir dizi mektuplar –Haremden Mektuplar- 1450-1850- haremde kendisini esir alanların dilini kusursuz öğrenemeyen, okur-yazar kadınların olduğunu biliyoruz. Acaba Hıristiyan ve Musevi kadınların çarptırıldıkları bu cezanın affı için kendi tanrılarına gizli gizli yalvardıkları olur muydu? Yoksa yürekli günahlarının kefaretini ödeyemeyeceklerine inanmanın utancıyla mı yaşamışlardı?
Elimizde haremde kara sanatlara başvurulduğu ile ilgili bilgiler var. Fal, büyü ve batıl inanç orada gizli ve açık taraftarlar bulmuştu. Kadınlar gündelik zorluklara dayanabilmek, derinlerinde kuluçkaya yatmış şeytanlarından kurtulabilmek için geleceği bilmenin yollarını arıyorlardı.
Kalbini tutkularına yenik düşerek aşk ilişkilerine giren, sevgilileriyle gizlice randevulaşan isyankâr kadınların varlığını da biliyoruz. Topkapı Sarayındaki şık cilalı gizli odanın duygu dolu bir hikâyesi var:
“2. Ahmet,(1691-1696) odalıklarından birinin gizlice hareme girip-çıkan delikanlı ile ilişkisi olduğunu öğrenir. Küplere binen padişah sevgililere tuzak hazırlar. Şaşkınlığa uğrayan âşıklar koşarak haremin koridoruna dalarlar. Padişah da peşlerindedir. Haremağalarının yaşadığı bölüme varınca kendilerini bir odaya atarlar. Padişah hançerini çekip arkalarından içeri dalar, ama odanın boş olduğunu görüp hayretler içinde kalır. Sevgililer sırra kadem basmışlardır. Bir mucize karşısında olduğuna inanan padişah dizüstü çöküp ağlamaya boğulur. Sonunda kutsal odanın altınla süslenip mabede çevrilmesini ister. Ne var ki harem kurallarına uymayanların bu türden ilahi müdahalelerle paçayı kurtarmaları çok enderdir. Sayılamayacak kadar çok kadın casuslar, rakiplerin fitne ve itirafları yüzünden ele geçmiş sonunu bulmuştur.
Saadet kapısından bir defa giren kadın için bir daha geri dönüşün olmadığını bilmek harem duvarları ardında olup bitenleri bir ölçüde mazur gösterebilirdi. Şimdi o kapılardan geçip Saadet Evine, Topkapı Sarayına adım atalım.
Bahçeler
Çınar ve servi ağaçlarından bir koru ile çevrili olan bahçeler, güller, yaseminler, minelerle süslüydü. Dar yürüyüş yolları, içinde egzotik balıkların yüzdüğü nilüferlerle süslü havuzcuklar ile gezenin güneşten korunmak için sığınabileceği altın yaldızlı kameriyeleri ile sona ererdi. Bahçeler birer eğlence yeriydi. Kimileri çiçeklerle uğraşır, kimileri de ılık günlerde çıkılan gezintilerin keyfi ile yetinirdi. Gözdeler peşlerinde odalık ve haremağalarının meydana getirdiği maiyetleri ile o yollarda gezinir. Çiçek ve meyve toplar, kebap ve helva yer, çocuksu oyunlar oynayıp eğlenirlerdi.
Oyunlar
Tablolardaki odalıklar, yetişkin kadınlardan çok çocuklara yakışır oyunlar oynarken resimleri yapılmamıştır. Ancak haremde yaş ortalamasının 17 olduğu unutulmamalıdır. Örnek “İstanbul Beyefendileri” adlı oyun sırasında kadınlardan biri erkek kılığına girer, kaşlarına kalın bir rastık çekilir, bıyık yapılır, başının üstüne kavuk yerine karpuz ya da balkabağı oturtulur. Sırtına ters yüz edilmiş bir kürk geçirilirdi. Kadın eşeğe ters biner, bir eliyle eşeğin kuyruğundan tutar, diğer eliyle sarımsak, soğan dizili bir tespih çekerdi. Biri eşeği tekmeleyip rodeoyu andıran oyunu başlatır.
Yaygın oyunlardan birisi de “Kovalamaca” idi. Kızlardan biri ayağı kaymış gibi yapıp havuza düşerdi. Dışarıya çakmaya çalışırken, çemberdeki kızlar da onu havuza itmeye çalışırlardı. Kız dışarı çıkabilirse ötekileri yakalayıp havuza atmaya çalışırdı. Padişah özel köşesinden bu oyunları seyreder, genellikle bir sonraki gözdesini böyle seçerdi.
Haremden daha uzun ömürlü olmuş başka bir oyun da, kızlardan birisinin gözü bağlanır ve sorulurdu:
“Güzellik mi çirkinlik mi?” Ötekiler gözü bağlı kızın cevabına göre poz verip öylece dururlardı. Zaman dolunca göz bağı açılır, ebe beğendiğini seçer ve u-oyun böyle devam edip giderdi.
Bazı padişah kızları ise kendilerine hediye edilen köle kız çocuklarla oyuncak bebekle oynar gibi oynar gibi oynar. Onları yıkar, saçlarını tarar, örer, haremli annelerinin yardımıyla onlara elbise dikerler, onları birer prenses gibi terbiye ederlerdi. Bu canlı oyuncak bebekler büyüdüklerinde genellikle padişah kızlarının hizmetine verilir, rakipleri evlendiğinde onlarla birlikte yeni evlere çıkarlardı.
Havuzlar
Harem kadınları, sıcak ve nemli yaz aylarında içinde küçük gezinti kayıklarının bulunduğu mermer havuzlarda suya girer, güle oynaya banyo alır, sonra da havuzun başında sere serpe uzanırlar. 3. Murat arabesk oymalı paravanların arkasından, devamlı yeni oyunlar icat ederek suda oynaşan kızları seyrederdi. Saatlerce devam eden bu seyirler uyarıcı bir etki yaratmış ki yüz üç çocuğu olmuştur.
Deli İbrahim’in ise kızları dalmaya teşvik için havuza inciler ve yakutlar serptiği söylenir. Onun saltanatı sırasında kızlar ağası bakire bir kız satın almıştı. Hareme girer girmez kızın karnı büyümeye başladı ve bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Aynı günlerde baş kadın efendi Turhan Sultan da erkek çocuk dünyaya getirmişti. Köle kız, şehzade Mehmet’e sütanne tayin edildi ve kendi bebeği ile padişahın haremine taşındı. Padişah kendi zayıf, mızmız şehzadesine hiç benzemeyen topaç gibi sağlıklı bebeği çok sevmişti. Oğlunu ihmal ediyor, köle kızın oğluna daha çok zaman ayırıyordu. Turhan Sultan bir gün bu durumdan yakınınca İbrahim çok öfkelendi, küçük şehzadeyi annesinin kollarından yakalayıp havuza fırlattı. Bebek kurtarıldı ama ömrü boyunca alnındaki yara ile yaşadı.
Bilmeceler ve Masallar
Havuzların suyunda oynaşan, eğlence olsun diye saatlerce birbirleri ile gevezelik eden, çocuksu oyunlar oynayan, cennet-cehennem kelimelerini dillerinden düşürmeyen, perili ve devli masallar anlatan harem kadınlarını gözle önüne getirebilmek pek zor olmasa gerekir. Genç olanlar kocakarıların anlattığı Acem masallarını, Leyla ve Mecnun gibi kayıp sevgilisinin peşinde geçen aşk hikâyelerini büyülenmiş gibi dinlerlerdi.
Masallar genellikle “Gökten üç elma düştü, biri san, biri sana biri de masalı anlatana…” tekerlemesi ile biterdi. Oradaki “Ben” genellikle dinleyenlerle özdeşleşen masal kahramanıydı.
Güneş battıktan sonra ve şafak sökmeden önce kadınların dışarı çıkmaları yasaktı. Masallar işte bu zaman dilimi içinde doğup gelişiyordu. Uykusuzluk çeken harem halkı masallardan medet bekliyordu. Ayrıca birbirlerine bilmeceler de sorarlardı. Bu bilmeceler genellikle cevabını bilmeyenlere tehditler savururdu. Örnek:
“Sarıdır safran gibi
Okunur Kuran gibi
Ya bu bulmacayı çözersin
Ya bu gece ölüp gidersin”
Bu bilmecenin 15. Yüzyılda ortaya çıktığı zannediliyordu. Özellikle çocuk yaşta olanlar o gece Azrail’i beklemeye başlarlardı.
Şiir
Kadınların dünyadan koparılması, orta şartları, gözlerden uzak olmalarının niteliği ve akışı şiirde de yansımasını bulmuştur. Trajik olaylar, özveri, vazgeçişler ve karşılıksız aşklar başlıca temalardı. 2. Mahmut’un kız kardeşi Hatibullah Sultan ağabeyi ile arasındaki siyasi anlaşmazlıklar yüzünden Boğaziçi’nde bir yalıya sürülmüştü. Son şiiri “Ölümün Şarkısı” zehir içeceği iması taşıyan ve kendi sonunu önceden seçtiği duygusunu veren, önsezili dizelerdir. Hatibullah Sultan, “İçine acıdır Boğazın Suyu” diye ifade etmişti.
Kimliği bilinmeyen bir odalık tarafından harem zindanının duvarına kazınmış bir şiir vardır. Ucuz bir ayna çaldı diye zindanı boylayan odalık, gözyaşlarını buradayken yazdığı şiire akıtmıştır.
“Kayboldu diye
İki paralık ayna
Yakalandı burada oturan
Muhafızlar tarafından”
Şair hanım sultanların bu yetenekleri şehzadelere de geçmiş olmalı ki, otuz dört (36) padişahın on biri usta birer şair olarak bilinir.
Bu konuda geniş bilgi için bak Rüştü Sardağ Şair Sultanlar Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 1. Baskı Ankara 1982 Yavuz Sultan selim sefer için yola çıkmış ve bir yerde otağını kurmuş. O Yavuz ki en yakınları bile karşısına çıkıp söz söylemeye cesaret edemezlerdi. Bir görevli kız kendisine âşık olmuş ama onu söylemeye cesaret edememiş, çareyi otağın duvarlarına yazmakta bulmuş ve yazdıklarına Yavuz’un verdiği cevapla bir dörtlük ortaya çıkmıştır.
“Âşık olan neylesin,
Derdi ne ise söylesin
Ya korkarsa ne söylesin
Hiç korkmasın söylesin.”
Bundan cesaret alan kız derdini söylemek için Yavuz’un karşısına çıkar öıkmaz dili tutulmuş ve yere yığılıp kalmıştır.
Babaannemin okuduğu şiir benim de ezberimdedir.
“Felek hüsnün diyarında
Cüda kaldı bizi şimdi
Aramızda yüce dağlar
Iraktan merhaba şimdi”
İbadet
Müslüman kadınlar namazdan önce abdest alırlardı. Başlarını örter, yere özel bir seccade serer, kötülük değmesin diye avuçlarını yüzlerine, gözlerine sürüp namaza öyle başlarlardı. Önce Mekke yönünde Kâbe’yi selamlar, sonra sessiz dudakları, dualarla kıpır, kıpır namaza dururlardı. Dizler ayaklar, eller, ayaklar, burun ve alın yere değmek zorunda olduğundan zorunlu olduğundan, namaz manevi olduğu kadar bedeni bir hareketti. [11]
Çiçeklerin ve Kuşların Sırrı
John Frederick Lewis’in An İntercepted Correspondence (Engellenmiş Bir Mektuplaşma) adlı tablosunda bir demet çiçekle yakalanmış kadın resmi yapılmıştır. Kadının hali insana, çiçeğin sevgiliden meydana gelen simgesel bir mesaj olduğunu düşündürür. Her çiçeğin ayrı bir anlamı vardı. Hareme misafir olma ayrıcalığını yaşamış olan Lady Mary Wordey Momtagu bu iletişim şekline hayran kalmıştı. Bunu ülkesine dönünce çevresine de öğretti ve çiçek dili ülkede salgın halini aldı. Gizli mesajların dilini çözme yollarını çiçeklerle nasıl haberleşileceğini ve çiçeklerin şifa gücünü anlatan kitaplar yayınladı. İngiliz kadınları bu reçeteleri hemen benimseyip gönül ilişkilerinde kullanmaya koyuldular.
Topkapı Sarayında hatırı sayılır büyüklükte bir hayvanat bahçesi vardı. Çocuklar aslanların, kaplanların, leoparların ve çeşitli vahşi hayvanların teşhir edildiği Fil bahçesinde oynamaya bayılırlardı. Padişahlar eşlerine ve odalıklarına evcil niyetine maymun, leylek, egzotik kuşlar ve ceylanlar armağan ederlerdi. 17. Yüzyılda nedim ve Baki gibi büyük şairle ceylan kelimesini güzel kızları anlatmada mecaz olarak da kullanmışlardı.
Saray bahçeleri bülbül, kanarya, güvercin cennetiydi. Kocaman renkli papağanlar ve papağanlar gevezelikleri ile kapalı kapılar ardındaki sırları ifşa ederlerdi. 2. Abdülhamit papağanlara tutkundu. Bu hayvanların kendisine ve tahtına yönelik olası tehditler karşısında uyarı görevi yapacağına inanmıştı. Yıldız sarayının odalarını çeşit, çeşit kuşlarla dolu kafesler, süsler, bahçelerde süslü bekçi köpekleri gibi dolaşan tavus kuşları istenmeyen misafirlerin ödünü koparırdı.
En makbul sayılan kuşlar bülbüllerdi. Eski bir Türk atasözü “Bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım” der. Kim bilir belki şu hikâye buna en güzel örnektir.
“Bir zamanlar bülbülün biri bir güle âşık olmuş. Onun sesini duyan gül, sapının üstünde titreyerek uyanmış. Zamanın bütün güller gibi o da saf ve masum, beyaz bir gülmüş.
Bülbülün şarkısını dinlerken gülün yüreğinde bir şeyler kopmuş. Bülbül tir, tir titreyen gülün yanına yaklaşıp fısıldamış.
“Ben seni seviyorum gül, gül” demiş.
Bu sözler üzerine gülün minik kalbi hafice kızarmış ve pembe güller böyle ortaya çıkmış. Bülbül güle biraz daha yaklaşmış. Ama Allah dünyayı yaratırken güle dünyevi aşkı yasaklamış. Gene de gül taç yapraklarını aralamış ve bülbül gülün bekâretini çalmış.
Ertesi sabah gül utancından kıpkırmızı kesilmiş ve bundan da kırmızı güller ortaya çıkmış. O gün bugündür bülbül her gece gelip ilahi aşk için yalvarır, bülbülün şakımasını duyan gül tir, tir titrer ama taç yaprakları kapalı kalır. Çünkü Allah gülü bülbüle yar olsun diyerek yaratmamıştır.
 

Yorum yapın