Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
Demokrat Gazetesi Balıkesir

YAŞA(YAMA)MAK!

Zeki Doğan

Zeki Doğan

Birkaç günden bu yana Anafartalar caddesinde âdeta eskinin tüp, şeker ve yağ kuyruklarını anımsatan görüntüler sanırım sizin de dikkatinizden kaçmamıştır. Özellikle çerezcilerin önündeki bu kuyrukları görünce geçmişin özel gün ve haftalarındaki o tatlı telâşlarımızı anımsadım.

Hey gidi günler hey!

İnternetin keşfedilmediği, cep telefonlarının bilinmediği, fakat sevgi, saygı ve bağlılığın ömür boyu sürdüğü o muhteşem günlerimizden söz ediyorum.  Aralık 15 der demez eski postane binasının önüne kurulan kâh duvara dayalı ahşap tezgâhlardan, kâh gökkuşağı gibi renkli döner metal stantlardan âdeta kuyumcu titizliğiyle harala gürele kartpostal seçerdik. Ve bu seçimlerimizde zaman zaman zorlandığımız olurdu. Zira arkadaşlarımız ya da yakınlarımıza göndereceğimiz bu tebrik kartlarının da bir ruhu olduğuna inanırdık.

Örneğin dört eşit parçaya bölünmüş zeminde koca saat, şadırvan, kervansaray ve değirmenboğazı manzarası olan kartpostalları genellikle şehir dışındaki yakınlarımıza, çiçek, gül ve kar detaylarının simle vurgulandığı cicili bicili olanları kız arkadaşlarımıza,  üzerlerinde zamanın şöhretli sporcu, sinema veya ses sanatçılarının resimleri olanları da erkek arkadaşlarımız için satın alırdık. Hepsi bu kadar mı? Tabi ki değil. Eve gittiğimizde tüpünü tıka basa lacivert mürekkep doldurduğumuz dolma kalemimizle bu tebrik kartlarının arka kısmını kelimeleri özenle seçerek yazardık. Hitap bölümüne “Değerli Arkadaşım”, “Sevgili Dayıcığım” gibi karşı tarafa duyduğumuz sevgi ve samimiyeti ifade eden kelimelerle başlar, sonunu da “sevgilerimle” ya da “saygılarımla” diyerek bitirirdik. Zarfın üzerindeki gönderici ve alıcı kısımlarına ad, soyad ve adres yazarak işlemi tamamlayıp, ertesi gün uğradığımız Postahanede sağ üst köşelerine pul yapıştırarak tebrik kartlarımızı posta kutularına atardık.

***

Yılbaşına birkaç gün kala en büyük dileğimiz kar yağmasıydı. Her sabah kalkığımızda pencereye koşup karın yağıp yağmadığını kontrol ederdik. Şayet kar yağmışsa bu en büyük mutluluğumuz olurdu. Mahallenin bütün çocukları gibi büyüklerimiz de sokağa çıkar, kar ayazından pembeleşmiş yanaklarımızla  uzun süre kar topu oynardık. Yorgunluktan bitap düşsek de,  mahallenin en uygun köşesine imece usulüyle büyük bir kardan adam dikmeyi asla ihmal etmezdik.

***

Büyüklerimiz yılbaşından birkaç gün önce ellerinde listeyle çarşı pazar dolaşıp yılbaşında hazırlanacak mükellef bir sofra için tüm gerekenleri özenle seçip alırlardı. Bu hengamenin değişmez figürleri başlarındaki kasketin önünde “Milli Piyango” yazan piyango satıcılarıydı. Ellerinde âdeta yelpaze gibi tuttukları biletleri satmak için her köşe başında karşımıza çıkıp, “size de çıkabilir”  diyerek bizleri bilet almaya kışkırtırlardı. Belki inanmayacaksınız, ama biraz geç kaldığımızda bilet bulamadığımız dahi olurdu.

***

Şimdilerde olduğu gibi çerezini, tavuğunu, balığını alıp koşar adımlarla sığınaklarına koşup kapılarını sıkı sıkıya kapatan insanlardan değildik biz.  Tıpkı gönüllerimiz gibi evlerimizin kapıları da ardına kadar açıktı. Komşuluklar akrabalıklarla eş değerdi. Yılbaşı akşamları evlerimiz en şaşaalı gazinolardan daha eğlenceliydi. Aile büyüklerimiz, akrabalarımız, komşularımız, eş dost ve yakınlarımızla yenen o kalabalık yemekler evlerimizin bereketiydi. Sofradaki o çeşit çeşit çorbalar, iç pilâvlar, zeytinyağlı sarmalar, dolmalar, hindiler ya da tavuklarla midelerimiz bayram ederdi.  Yemekten sonra ikram edilecek pastayı herkes dört gözle beklerdi.  Gürül gürül yanan sobanın üzerinde kebap olan kestaneler ve patlamış mısırlar çayla birlikte servis edilirdi. Meyveler, kuruyemişler havada uçar, herkes yaşadığını hissederdi. Siyah beyaz televizyonumuzda yayınlanacak Yılbaşı Programını beklerken üzerinde numaraların yazılı olduğu renk renk kartlar dağıtılır,  bir torba ya da şapkadan çekilen numaralarla cümbür cemaat tombala oynanırdı. Evlerimizin kireçten kabuk tutmuş duvarları “birinci çinko”, “ikinci çinko”, “tombalaaaaaaaa” sesleriyle yankılanırdı.

***

Şimdiki gibi renkli ve bol çeşitli TV Kanallarımız yoktu. Hala hatıra olarak sakladığım evimizin başköşesindeki İES Körting marka tüplü televizyonumuzda en büyük lüksümüz siyah-beyaz TRT yayınlarını izlemekti. Yılbaşı programını tüm gazeteler bir gün önce yayınlanan nüshalarında dakika dakika liste halinde duyururlardı. Ana haberlerin ardından daha birkaç gün önce kaybettiğimiz ünlü klârnet sanatçımız Mustafa Kandıralı‘nın “Bahriye Çiftetellisi” ile yılbaşı programı başlar, evlerimiz gazinoya dönerdi. Mustafa Yolaşan‘ın sunduğuğu, İsmet Ay ve Erol Günaydın‘ın parodileri ile renk kattığı,  Ersen ve Dadaşlar,  Barış Manço, Kayahan, Ferdi Özbeğen, Ajda Pekkan, Erol Büyükburç, Tanju Okan,  Bülent Ersoy, Kamuran Akkor, Ahmet Özhan, Emel Sayın, Zeki Müren ve daha bir çok kıymetli sanatçının yer aldığı yılbaşı programlarının finali hep bir ağızdan haykırdığımız “3…2…1 ” ile girdiğimiz yeni yılda da aynı hızla sürerdi.

O yıllarda Orhan Gencebay‘lı, Ferdi Tayfur‘lu, Müslüm Gürses‘li, Hakkı Bulut‘lu acılı arabesk kasetleri piyasada peynir ekmek gibi satsa da TV’ye çıkmaları yasaklanmıştı. Sadece yılbaşı programlarına değil, eğlence programlarına dansöz çıkarılması da zinhar yasaktı. Fakat 1980’i 1981’e bağlayan Yılbaşı Programında TRT yönetimi bir güzellik yaptı.  Saat 24.00’de ekranlara ünlü dansöz Nesrin Topkapı‘nın çıkacağını duyurdu. Herkes “haydi canım sende. Şaka yapıyorlardır” diyerek inanmadı. Fakat o gece saat 24.00’de omuzları şalla, bacakları şalvarla kapatılmış Nesrin Topkapı ekranlarda görüldü. 5 Dakikalık bir şovla TV ekranlarına ilk çıkan dansöz oldu. Büyüklerin yanında, “Aman canım şimdi bunun da sırası mıydı.” deyip de herkes yan gözle bu nefes kesen dansı izledi.

***

Yaaaa… Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde iletişim internetten değil, kalpten ve sımsıcaktı. Kes, kopyala, yapıştır mesajlar yoktu. Kutlamalar tebrik kartlarıyla emek harcanarak yapılırdı. Odadan odaya mesaj atılmaz, herkes birbiriyle gönülden selâmlaşırdı. İnsanlar eşyaları kullanır, birbirlerini karşılıksız severlerdi. Eşyaları sevip birbirlerini kullanan insan görünümlü canlı türleri henüz dünyaya teşrif etmemişlerdi.

Kısacası o yıllarda insan gibi yaşadık yahu biz. Bu bakımdan asla ölümden korkmuyoruz.

Çünkü artık zaten yaşamıyoruz.

Please follow and like us:
Please follow and like us:
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
YAŞA(YAMA)MAK! - 31 Aralık 2020
SOKAK İSİMLERİ - 29 Aralık 2020
“VAR” MI, “YOK” MU? - 28 Aralık 2020
SANSÜR - 24 Aralık 2020
OMURGA - 21 Aralık 2020
EKMEKNAME - 18 Aralık 2020
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
gazete