Son günlerde yaşanan iki olay, hepimizi yeniden düşünmeye mecbur bırakıyor.Osmaniye’de bir öğretmen öldürüldü. Van’da ise elinde silahla bir kız çocuğu yakalandı.İki farklı olay… Ama ortak noktaları çok daha büyük bir soruyu önümüze getiriyor:

Çocuklarımıza ne oluyor?

Bir çocuk neden eline silah alır?

Bir öğretmen neden görev yaptığı yerde kendisini güvende hissedemez?
Ve biz yetişkinler, bütün bunlar yaşanmadan önce neyi fark edemedik?
Çocuklarımızın davranışlarını yalnızca “yaramazlık”, “ergenlik”, “sinir” diyerek geçiştirmemeliyiz.
Çünkü bazen bir çocuğun öfkesi, aslında anlatamadığı bir acının göstergesidir.
Bazen içine kapanması bir yardım çağrısıdır.
Bazen saldırgan davranışları, çevresinden öğrendiği şiddet dilinin yansımasıdır.
Ve bazen biz yetişkinler, çocuğun davranışına bakarken çocuğun kendisine bakmayı unutuyoruz.
Aile olmak sadece çocuğun karnını doyurmak, okul ihtiyaçlarını karşılamak değildir.
Aile olmak; çocuğun gözünün içine bakıp “Nasılsın?” diyebilmektir.
Onu yargılamadan dinleyebilmektir.
Arkadaşlarını, çevresini, sosyal medya dünyasını ve yaşadığı sorunları takip edebilmektir.
Çocuğumuzun eline telefon verirken ne izlediğini de merak etmeliyiz.
Kimlerle konuştuğunu bilmeliyiz.
Şiddeti normalleştiren içeriklerle karşılaştığında bununla ilgili konuşmalıyız.
Ama bütün sorumluluğu da aileye yükleyemeyiz.
Okullarımızın rehberlik ve psikososyal destek mekanizmaları güçlü olmalı. Çocukların yardım isteyebileceği, kendisini güvende hissedebileceği alanlar oluşturulmalı.
Öğretmenlerimiz de korunmalı.
Çünkü öğretmen yalnızca ders anlatan kişi değildir. Çocuğun hayatına dokunan, bazen ailesinden sonra en çok zaman geçirdiği yetişkindir.
Bir öğretmenin hayatını kaybetmesi yalnızca bir kişinin kaybı değildir.
Bir çocuğun güven duygusunun da sarsılmasıdır.
Bugün yaşananları konuşurken sadece “Kim suçlu?” sorusuna odaklanırsak, yarını kaçırabiliriz.
Asıl sormamız gereken şudur:

Bir sonraki olayı yaşamadan önce ne yapabiliriz?
Çocuklarımızın sesini daha erken duymalıyız.
Onların öfkesini küçümsememeli, sessizliğini görmezden gelmemeliyiz.
Çünkü çocuklar çoğu zaman sorunlarını doğrudan anlatmaz.
Davranışlarıyla anlatırlar.
Ve biz yetişkinlerin görevi, o davranışların arkasındaki mesajı görebilmektir.
Bugün bir kez daha hatırlayalım:
Çocuklarımızın elinde silah değil, kalem olmalı.
Okullarımız korkunun değil, güvenin adresi olmalı.
Öğretmenlerimiz endişeyle değil, huzurla sınıfa girmeli.
Ve her çocuk, “Beni dinleyen, anlayan ve koruyan birileri var” diyebilmeli.
Çünkü güvenli bir toplum, yalnızca güvenlik önlemleriyle değil; sağlıklı aile ilişkileri, güçlü iletişim ve zamanında fark edilen çocuklarla kurulabilir.
Çocuklarımızı kaybetmeden önce onları gerçekten görmenin zamanı geldi.
Çocuklarımıza ne oluyor diye sormak yetmez.
Çocuklarımızı dinlemeye başlamamız gerekiyor.