Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
Demokrat Gazetesi Balıkesir

EĞİTİM ŞART

Zeki Doğan

Zeki Doğan

Habere bakar mısınız? Finlandiya’nın  Anneli Jäätteenmäki ve Mari Kiviniemi’den sonra ülkenin çiçeği burnunda üçüncü kadın Başbakanı olan Sanna Marin, çalışanların ailelerine daha fazla zaman ayırabilmeleri için haftada 4 gün 6 saatlik mesailerden oluşan bir çalışma sistemi önermiş!

Bireylerin iş hayatları dışında bir sosyal yaşamları da olduğunu vurgulayan Marin, “Bence aileler kültür faaliyetlerine, sevdiklerine hobilerine daha fazla vakit ayırmayı hak ediyor. Bu amaçla Finlandiyada çalışma saatlerinin yeniden düzene sokulması önemli” demiş.

Eğitim Bakanı Li Andersson ise hemcinsi Başbakan  Marin’e tam destek vermiş.  Önerilen proje ile insanların veriminin artıracağını savunmuş.

Bu haberi okuduğunuzda Çiçek Abbas’taki Minibüs şoförü Şakir gibi gözlerinizi bir noktaya kilitleyip öylece kalabilirsiniz. Tıpkı filmdeki sahnede olduğu gibi, evde kalmış kız kardeşiniz Şükriye’nin “abi…abi…abi be…pışşşşt abi…hüüp ” diye yırtınması da bir işe yaramayabilir.

Düşünebiliyor musunuz?  Nüfusu 6 milyondan az ve ekonomisi daha çok orman ürünlerinin işletilmesine bağlı olan Nordik ülkesi Finlandiya’daki tek gündem şimdilik bu.

Haftada 4 gün 6 saatlik mesai olsun mu, olmasın mı?

Gerekçesi ise kalan gün ve saatleri ailelerin kültürel faaliyetlere, ailelerine, sevdiklerine ve hobilerine ayırmayı hak etmeleri.

***

Aslında bu konu salt Sanna Marin’in icadı da değil. Dünyanın refah düzeyi en yüksek ve en mutlu insanlarının yaşadığı İskandinavya’da haftada 4 gün 6 saatlik mesai uygulaması daha öncelerden denenmiş. Örneğin İsveç’te internet arama motoru Google ve alışveriş şirketi Amazon çalışanları üzerinde yapılan denemede hastalık iznine ayrılma oranı oldukça düşerken, ciroda artış sağlanmış.

İnsanın daha çok zaman geçirdiği bir ailesi ve sevdikleri, yapacak bir işi, yeteneklerini geliştirebileceği hobileri olduğu sürece mutlu olmaması mümkün mü? Bunun sonucunda ulaştıkları mutluluk ve kaliteli yaşam sayesinde gülümseyen, kucaklaşan, paylaşmayı ve bölüşmeyi becerebilen bireylerin bu coşkuyu iş yaşamlarına aktarması, ait oldukları kurumu daha üretken ve daha karlı bir seviyeye taşıması sizce mucize mi?

Konuyu dağıtmadan Finlandiya ile devam edelim.

Orta Asya kökenli olup dil yapısı Türkçe ve Altayca’ya çok benzeyen bu soğuk iklimin sıcak insanları eğitime, özgürlüğe, eşitliğe ve kişisel gelişime değer veren ülkelerin en başında yer alıyor. Eğitimde bizim son yıllarda serbest dalışa geçtiğimiz ve dibi bulmak üzere olduğumuz PISA testleri onlar için bir anlam ifade etmiyor. Zira onlar okuyarak, çözerek, araştırıp gelişerek kat ettikleri yolda, oyun oynamayı, eğlenmeyi ve yaşamdan zevk almayı da başarıyorlar.  Boş zamanlarında etüde gidip test çözmek yerine, eğlenerek öğreten bir sistemin sağlam zincirlerini oluşturuyorlar.

Temel eğitim 7 yaşında başlamasına rağmen, çocukların erken eğitime katılma hakları var. Çocuk, ebeveyni ile birlikte evini bırakın, bir çocuk parkında dahi eğitim alabiliyor. Erken eğitimde çocuk yuvası öğretmenleri ve çocuk bakıcıları görev alıyor. Erken eğitim belediyeler tarafından düzenlenip uygulanıyor.

Bağımsızlık dedik ya! Çocuklar yaşı ne olursa olsun okula yürüyerek ya da bisikletle ve yalnız gidiyorlar.  Özel durumlar haricinde bizdeki gibi okula gidip gelmelerini sağlayacak servis ya da ebeveyn korumacılığı yok. Çünkü Finliler çocuklarının bağımsız hareket ederek kişiliklerinin oluşmasına büyük önem veriyorlar. Tâbii ki onlar bizim çocuklarımız gibi zifiri karanlıkta okul yoluna düşmüyorlar. Ebeveynlerin, “çocuğumu organ mafyası kaçırır. Trafik terörüne kurban gider.  Tacize uğrar. v.s.” diye bir kaygıları da yok.

Okulların inşası ve tefrişinde çocukların kendilerini evlerindeymiş gibi hissetmeleri çok önemli. Ders dinlerken de ev ortamı sağlanıyor. Çocuk dersi sandalyede oturarak olduğu gibi, tıpkı evindeymiş gibi uzanarak, bağdaş kurarak,  hatta yatarak da dinleyebiliyor.

Okullarda hizmetli kadrosu bulunmuyor. Öğrenciler, onların yapacakları işleri nöbetleşe yerine getiriyorlar. Örneğin temizlik yapıp çöp döktüklerinde veliler bizde olduğu gibi okul idaresini oraya buraya şikâyet etmiyorlar.

Eğitim müfredatı bir masa etrafına toplanan kişilerin dikte ettikleri kavram ve prensiplerden oluşmuyor. Eğitimdeki nitelik için müfredat asla değiştirilmiyor. Yaşı ne olursa olsun her öğrenci ilgi duyduğu alanlara yönelik kendi eğitim programını oluşturma hakkına sahip. Yani Edebiyata meraklı bir öğrenciye zorla matematik eğitimi veremiyorsunuz. Ya da tam tersi.

7 yaşında başlayan eğitim hayatında öğrenciye 16 yaşına dek sınav stresi yaşatılmıyor. Çünkü standardize bir sınav sistemi yok. Öğrenciler yarış atı gibi sınavlara, denemelere sokulmuyor. Temel eğitimde tüm notları öğretmenleri veriyor. Ülke genelinde düzenlenen bir sınav da mevcut olmadığı için,  bu notlar sadece çocuğun gelişimini takibe yarıyor.

Temel eğitim süresince yaklaşık 6 yıl çocuğa aynı öğretmen ders veriyor.  Böylelikle öğrencilerini her yönden iyi tanıyıp,  onların becerilerine yönelik bir öğretim plânlaması geliştirebiliyor. Eğitimin ana hedefi, öğrencilerin bağımsız olarak düşünmelerini ve sorgulamalarını sağlamak. Bunun sonucunda öğrendiklerinden ve düşüncelerinden kendilerinin sorumlu olduklarını onlara öğretmek.

Bizdeki gibi öğretmenler arasında bir yarış yok. Herkes görevlerini en iyi biçimde yapmaya çalışıyorlar. Bunun için de haftada en az iki saat mecburî hizmet içi eğitime katılarak bilgilerini sürekli taze tutuyorlar.

Finlandiya’da öğretmenlik en prestijli meslekler arasında bulunuyor. Eğitimcilerin tamamı yüksek lisans yapanlar arasından seçiliyor. Temel eğitimde 1. Ve 6. sınıfların sınıf öğretmenlerinin uzmanlık alanı pedagoji, 7-9. sınıfların öğretmenlerinin uzmanlık alanı ise öğrettikleri derslerden ibaret. Öğretmenlerin ulusal ve yerel öğretim programlarını temel alarak verdikleri eğitimi bağımsız olarak plânlama serbestlikleri de var.

Finlandiya’da öğretmenlerin gelir düzeyi oldukça yüksek. Kendi mesleği haricinde bir iş yaparak ek gelir elde etmeye çalışan öğretmen yok denecek kadar az. Öğrenmenin yeri okul olarak görülüyor. Bu yüzden akşamları evde çocuğunun proje ödevini hazırlamak için çırpınan velilere rastlanmıyor.

Eğer bir sınıftan hiç ses çıkmıyor, öğrenciler süt dökmüş kedi gibi sıralarında oturuyorlarsa o sınıfın öğretmeni hemen soruşturmaya alınıyor. Çünkü Fin eğitim sisteminde sessizce ders dinleyen öğrencilerden ziyade, etkinlik yapan sınıflar olmasına dikkat ediliyor. Bu yüzden Fin okullarındaki sınıflarda, “Otur oğlum yerine, sus kızım, konuşma”sözü pek duyulmuyor. Ne oluyor burada?” diye haykırıp çat kapı sınıfa dalan Kel Mahmut gibi idareciler, “Bu sınıftan niye çıt çıkmıyor yahu?” diyerek  hayret eden, sorgulayan bir idareci kimliğine evriliyor.

Okulların kantinlerinde su, süt ve meyveden başka hiçbir şey bulunmuyor. Yani şırınga şeklindeki oyuncak sıvı çikolatanın kapağının boğazına kaçması sonucunda hayatını kaybeden Fin’li çocuklara rastlamıyorsunuz.

Mevzu o kadar derin ve incelemeye değer ki sayfalar almaz. Sadede gelirsek Finliler hem öğreniyorlar, hem de eğlenip, oynayıp, yaşamdan zevk alıyorlar. Öğrenme ve öğretme felsefesinin özü şu.

“Çocukların ve dolayısıyla tüm ülke fertlerinin özgür ve mutlu olması”

***

İkinci Dünya Savaşı devam ederken Julia ve Alfred Lennon adlı işçi bir anne ve babanın evladı olarak Liverpool’da dünyaya gözlerini açan John Winston Lennon, bebeklik döneminden belli bir yaşa gelinceye dek gemilerde çalışan babasına hasret büyüdü.

Annesi Julia garsondu. Fırtınalı ve zor bir yaşamı vardı. Bunun yanında müthiş esprili ve etkileyici bir müzik kulağına sahipti. Hawaii dilinde zıplayan pire anlamına gelen Ukulele ve Banjo çalardı. Daha sonra John’a da bu müzik âletlerini çalmayı öğretti. Sesi Vera Lynn’i andırırdı.

Julia, oğlu John’a her fırsatta hayatın anahtarının mutluluk olduğunu söylerdi. John da bir gün bu altın anahtarı ellerinde tutmanın, kalbinde hissetmenin hayaliyle yaşadı.

Daha sonra efsanevî Beatles’in kurucusu, hatta beyni oldu. Bir konser sonrası düzenlenen basın toplantısında genç bir stajyer gazeteci kendisine “sizce hayatın anlamı ne?” diye bir soru yöneltince gözleri buğulandı.   Gözlerinin önünden biricik annesi Julia’nın silüeti geçerken cevap verdi.

“Daha 5 yaşındayken annem bana daima hayatın anahtarının mutluluk olduğunu anlatırdı. Okula gitmeye başladığım zaman, sınavda bana ‘büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ diye sordular. Ben de onlara ‘mutlu olmak istiyorum’ diye cevap verdim. Onlar bana soruyu anlamadığımı söylediler. Ben de onlara hayatı anlamadıklarını söyledim”

***

“……………………….”

“……………………….”

Abi…

Abi…

Abi be…

Pışşşşt abi…

Hüüp…

Orada mısın?

Please follow and like us:
Facebook
Twitter
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
ÇOCUK KÖYÜ - 27 Şubat 2020
SAHTE - 26 Şubat 2020
SIFIR ATIK - 25 Şubat 2020
NAYLON, DOĞA, PARA - 24 Şubat 2020
OTOMOBİL UÇAR GİDER ! - 21 Şubat 2020
İSTİFA - 20 Şubat 2020
DÜNYA KREDİ LİGİ - 19 Şubat 2020
HEYKEL - 18 Şubat 2020
İSTİKLAİ-İ TAM - 17 Şubat 2020
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ