Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
Demokrat Gazetesi Balıkesir

SANSÜR

Zeki Doğan

Zeki Doğan

İnsan Hakları Evrensel beyannamesinin 19.maddesinde aynen şöyle der.  “Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.” Peki, bu her zaman mümkün mü? Elbette değil. Kendilerini “Demokrasi Havarisi”olarak lânse eden ülkelerin dahi bu konuda defolu oldukları bilinmektedir.

Günümüzde gerek yazılı ve görsel basın, gerekse sosyal medyada zaman zaman  19. maddenin işletilmediğini görmedik desek yalan olmaz. İnsanın hak ve özgürlüklerin denetlenmesi ya da kısıtlanması şeklinde ortaya çıkan bu olumsuzluğun TDK‘ye göre adı “Sansür.” Tanımı ise; “Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükûmetçe önceden denetlenmesi işi, sıkı denetim.”  Ya da; “Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin yayınının ve gösterilmesinin izne bağlı olması, sıkı denetim.” Burada hem sıkı denetlenen, hem de izine bağlı olan her nev’i yayınından söz ediliyor. Tarihe baktığımızda o kadar çok örneği var ki! Örneğin Çin İmparatorluğunu ve Qin Hanedanını kurup Çin Seddi’ni inşa ettiren imparator Shi Huang Di‘nin bilimsel olanların dışındaki bütün kitapların yakılmasını emrettiği gibi. Dahasına gelelim. “İdeal nüfus” kavramını ilk düşünen ve kafa yoran Platon‘un dahi sansürcü olduğunu biliyor musunuz? Bir şehrin siyasetiyle nüfusu arasında bir paralellik olması gerektiğini savunan Platon‘a göre, bir kentin kamusal ve idarî yönden sorunsuz yönetilmesinin çözümü ideal nüfus’la mümkünmüş. Bunu da şu görüşlerle açıklamış. “Bir kentin ideal vatandaş sayısı 5040’dır. Çünkü 11 hariç, 1’den 12’ye kadar her sayıyla bölünmektedir. Kamusal ve idarî yönden bazı görevlerin dağıtımı 5040 kişiyle daha kolay olacaktır.” İyi güzel de, ” bu ideal nüfus nasıl korunacaktır?” Platon bu sorunun yanıtını da şöyle vermiştir.“Ölümleri engelleyemeyeceğimize göre doğumları sınırlandırıp evlilikleri denetleyelim.” Bununla da yetinmeyelim, “plânın tıkır tıkır yürümesi ve toplumsal tepki yaratmaması için sözkonusu politikalaları halktan gizleyelim.” Al sana M.Ö.’den kalma bal gibi sansür.

***

Michelangelo‘nun Vatikan’daki Sistina Şapelinin sunak duvarına yapmış olduğu “Kıyamet Günü” adlı fresk ressamın en ünlü eserleri arasındadır. Fakat Papa IV. Paul tarafından sansürlenerek berbat edilmiştir. Nasıl mı? İsa Peygamber de dâhil birçok kişinin çıplak resmedildiği bu eseri beğenmeyen Papa, Michelangelo ile yakın ilişkisi olan ressam Daniele da Volterra‘yı görevlendirerek İsa da dâhil olmak üzere birçok kişinin üzerine peştamal çizdirmiştir. 16. Yüzyılda gerçekleşen bu sansür sonrası Daniele da Volterra Il Braghettone (pantoloncu) olarak anılmaya başlanmıştır.  Fakat Papa IV. Paul’e hiç kimse “Sansürcü” dememiştir.

35 Yaşa sığdırdığı en önemli tabloları Paris’te sergilenen  Amedeo Modigliani, hayatı boyunca kardeşçe yaşadığı verem, tifo, tüberküloz ve menenjit’ten çekmediğini sansür’den çekmiştir. Çünkü emniyet kuvvetlerince tabloları ışık hızıyla duvardan kaldırılmış, nedeni sorulduğunda, “Bu nü’lerin kılları var” yanıtı verilmiştir.

Çinli sanatçı ve aktivist Ai Weiwei, yolsuzluklar ve insan hakları ihlâllerine atıfta bulunan eserlerini kendi bloğunda paylaşınca başına gelmeyen kalmamıştır. Güvenlik kuvvetlerince atölyesi savaş alanına çevrilen sanatçı, “ekonomik suç işlediği” gerekçesiyle tutuklanmıştır.

  1. ve 16. Yüzyıllar sansürün en sert uygulandığı dönem olarak tarihe geçmiştir. Alın size sadece iki örnek. Kutsal Roma İmparatoru Şarlken, sansürden geçmeyen hiçbir kitabın yayımlanmasına izin vermemiştir. Fransa‘da din ve devlet içerikli kitaplar yayınlayıp dağıtan Etienne Dolet adlı yayıncı engellenmiş, elinde bulunan bütün kitaplar cayır cayır yakılmıştır.

***

İlk matbaanın Osmanlı Devleti sınırlarından girmesi IV. Murat dönemine rastlar. Sultan IV. Murat, 1639 yılında asıl adı Benjamin olsa da, İslamiyeti kabul ettikten sonra Bünyamin adını alan bir kişiyi matbaa almak için Amsterdam‘a göndermiştir. Willem Janson Blaev imalatı olan devrin en baba ağaç matbaası böylelikle satın alınarak deniz yoluyla Osmanlı topraklarına getirilmiştir. Fakat o yıllarda Safevilere karşı girişilen savaş ve Girit sorunları matbaanın kullanılmasını erteletmiştir.

Sultan II. Mahmut döneminde Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlarda dağılma sürecini başlatan Sırp ve Yunan isyanları, Rus, İngiliz ve Fransız donanmalarının Navarin‘de Osmanlı donanmasını imha etmesi, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘nın Suriye ve Anadolu‘yu geçerek Kütahya‘ya dayanması büyük sıkıntılar yaratmıştır. Tanzimat Fermanına doğru giden süreçten önce 1829’da Rus İmparatorluğuyla imzalanan Edirne Antlaşması tuzu biberi olmuştur.  Bunun sonucunda devleti tekrar canlandırma faaliyetleri için görevlendirilen ıslahat meclisi nihayet matbaayı kullanmayı akıl etmiştir. Sultan II. Mahmut ikna edilerek ilk Osmanlı resmi gazetesi olarak kabul edilen Takvim-i Vekayi  1831 tarihinde yayın hayatına başlamıştır.

Tanzimat döneminin ikinci gazetesi özel teşebbüs eliyle çıkarılan “Ceride-i Havadis”dir. İsminin Osmanlı olmasına bakmayın. Sahibi İngiliz vatandaşı William Churchill‘dir. Devlet tarafından verilen imtiyaz ve maddî destekle kurulan ilk özel teşebbüstür. Süreç Agâh Efendi kontrolündeki Tercüman-ı Ahval, Şinasi‘nin Tasvir-i Efkâr, Ali Suavi yönetimindeki Muhbir, Basiretçi Ali Bey tarafından çıkarılan Basiret, Namık Kemal önderliğindeki İbret ve değişik tarzlarla çıkartılan Muhip, Utarit, Terakki, Mümeyyiz, Hakayikul Vakayi, Asır, Devir, Hadika, Hülasatul Efkâr, Medeniyet, Sadakat, İstikbal, Vakit ve Sabah‘la devam etmiştir.  Sonra ne mi olmuştur? 1857 yılında çıkarılan matbaa nizamnamesiyle gazetelere daha basımı yapılmadan “sansür” getirilmiştir.  1858 yılında ceza kanuna eklenen üç madde ile millet aleyhine yapılan yayınlar, genel adaba aykırı yayınlar ve başkalarına yapılan asılsız isnatlar suç kapsamına alınmıştır. Devamında,  Muhbir Gazetesi, Girit meselesi üzerine yazdığı haberler ve Belgrat Kalesi’nin Sırbistan‘a terk edilmesini eleştiren yazısı nedeniyle geçici olarak kapatılmıştır. Namık Kemal, “Şark Meselesi” isimli makalesi yüzünden yasaklı duruma düşmüştür. Mizah dergisi Diyojen 15 kez kapatılmıştır. İbret Gazetesi bir ay yasaklanmıştır. İbretnümay-ı Âlem geçici olarak kapatılmıştır. İbret ve Basiret kapatılmıştır. Hayal Gazetesi yasak edilmiştir.

24 Temmuz 1908 tarihinde 2. Meşrutiyet ilan edilmiş ve denmiştir ki,  “Gazeteler hürdür.” Hemen bu sözün akşamı  ikdam Gazetesi sahibi Ahmet Cevdet ile Sabah Gazetesi sahibi Mihran Efendiler, gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını aynı sözlerle geri çevirmişlerdir: “Gazeteler hürdür, sansür yasaktır.” İşte bu yüzden 24 Temmuz  “Basından Sansürün Kaldırılışının Yıldönümü” olarak kabul edilmekte, cafcaflı kelimelerle kutlanmaktadır.

Tüm bu yaşananları tek bir sözle şöyle özetlemek gerekirse, 1 Mart 1924’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün söylediği şu sözü okumak ve özümsemekle işe başlayabiliriz. “Basın özgürlüğünden doğan tehlikeleri gidermenin aracı yine basın özgürlüğüdür.”

Please follow and like us:
Please follow and like us:
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
YAŞA(YAMA)MAK! - 31 Aralık 2020
SOKAK İSİMLERİ - 29 Aralık 2020
“VAR” MI, “YOK” MU? - 28 Aralık 2020
SANSÜR - 24 Aralık 2020
OMURGA - 21 Aralık 2020
EKMEKNAME - 18 Aralık 2020
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
gazete